30 Nisan 2010 Cuma

hürme

allahım,
bigün bi çocuğum olursa lütfen eğlence için ygs'ye girip birinci olmasın.
hırsınızı öpeyim..
amin..

20 Nisan 2010 Salı

faşizmin halleri: beden eğitimi



sevgili günlük,

hayatım gittikçe beden eğitimi derslerine benzemekte..

küçük şişko bir çocukken, okuduum ilkokulda anadolu lisesini kazanan iki çocuktan biriydim. o güne kadar her bayramda veleng veleng bağırarak şiir okuyan, vuhuu en zor soruları çözebiliyor diye öğretmenler odasına çağırılıp test edilen, sınıf başkanı olup eli arkada efe gibi gezip milleti öttüren ben anadolu lisesinin o kodaman yığını çocukları arasında nereye düştük la olmuştum. hatta okuldaki ilk günüm ayrı bir travmadır hayatımda. ben anadolu lisesini aslında kazanmıştım da kazanamamıştım. yani normalde üç şube açmaları gerekiyorken, her sene öyle yaparlarken sonuçların açıklanacağı zaman iki şube açmaya karar vermişler üçüncü şubeye alınacak öğrencilerin o zamanın parasıyla 10 milyon vermesi gerektiini söylemişlerdi. şimdi kaça denk gelir bilmem, iyi paraydı onu hatırlıyorum. gizli sosyalist annem hemen olaya müdahale etmiş beni parayla okula göndermeyeceğini söylemişti. sonra o kısımları pek hatırlamıyorum ama özeti şu babama bi yem atmışlar babam yemeyince okul benim bedava okuyabileceğimi söylemiş. devlet okulunda burslu gibi okuduk, muamele gördük anasını satıyım. tabi ben bu süreçte mahalledeki deli füşenk ortaokuluna başlamış, hayatın derslerden gayrı kısmının, sokak hayatının daha kafaya kakıla kakıla öğretildiği yerde ilk haftamı geçirmiştim. defterleri kitapları geçtim, eşofmanlarım (o zamanki adıyla eşortman) bile alınmıştı ki bi gün eve döndüğümde annemle babam artık benim anadolu lisesine gideceğimi söylemişti. o füşenk ortaokulunda okusaydım şimdi ne olurdum bilmiyorum sevgili günlük. iki üç seçenek var tabi: birincisi hemşire, ikincisi astsubay karısı, üçüncüsü hocalara bıçak çekip kızları alırım aşağı diye tehdit eden bi bünye..

velhasılı kelam ertesi gün başka bi okula gidecektim ama kıyafetlerim birbirini tutmuyodu. biz ortaokul ezikleri bordo hırka giyerken, onlar anadolu lisesi üstinsanları ceketle gezerek kendilerinin nekkadar da farklı olduklarını milletin burun deliklerine sokuyorlardı. babam yav çıkıp alalım hemen hanım kıyafetleri dedi, ama gizli sosyalist annem kıyafetleri kendisinin dikebileceğini sadece bir gün gerektiğini söyledi. böylece ben üsttuğlalardan örülü, üsthocaların üstöğrencileri muhteşem bilgilerle donattığı anadolu liseme gittiğim ilk gün sivil kıyefetleydim. sivil. bildiğin günlük kıyafet yani sevgili günlük. ha diyceksin ki ne zorun vardı o gün gitme, kıyafetin gelince git okula. ama olmazdı sevgili günlük. ailemin batıl inançlarına göre bir gün okula gitmezsen okul kaçar. inek gelir yanar biter kül olur. (ayakkabılarımız çalınınca da okula gitmiştik. illa. onu yazmaya yüreciğim elvermez günlük) o güne dair hatırladığım en önemli üç şey var: birincisi örtmenin çok güzel bi kadın olduğu (meğer benim gözüm 2,5 miyopmuş, üç ay sonra gözlük alınınca bana farketmiştim kadının yüzünün aslında ne kadar bozuk ve kusura bakmasın ama çirkin olduğunu. bi de bugünki berbat ingilizcemin müsebbibi o kadındır, milletvekili torpillisi..) ikincisi boyu en kısa insanın ben olduğu (sadece 1.33) üçüncüsü ise herkesin bana baktığı. altımda bildiğin patlıcan moru bir pantolon vardı kumaş, üstümü hatırlamıyorum. ama milletin bana bakıp pısır pısır konuştuğunu ve benim o günden sonra bir daha görünmeyi sevmediğimi çok net hatırlıyorum. başlangıcı böyle olan güzide okul hayatımda benim kaygı düzeyimin sınırları aştığı, ferhat olup dağları deldiği yer ise beden eğitimi dersleriydi. zaten en güdük öğrenci olarak bütün boy sırasında en sona kalıp sağ baştan sayyyhh! saçmalığında en sonda olduum için bir adım öne çıkıp 'görünerek' bilmem kaç son diye bağırmam gerekiyordu. beden eğitiminde askeri sistemle yetişen bireyler olarak yemekteyiz programında subay işi masa dizayn etme işini eleştirmemeliyiz bence.. her sayımdan sonra da koşma yarışı yapılıyordu ve bil bakalım ben kaçıncı oluyordum günlük.tabiki bir. ehe şaka yaptım len dallama, sonuncu oluyodum tabiki, at gibi sulak yerde büyümüş arkadaşlarım arasında ben nası birinci olam? sonra beden eğitimi odasına tahtalı bişey geldi, adı kasaymış. ve birden bütün arkadaşlarım kasadan atlayabilmeye, taklalar atabilmeye başladı. ben tabii ki yapamadım. niye yapayım abicim niye yapayım lan dallamalar. benim orada öyle bir meziyetimin olması mı gerekiyor. hayır gören beden eğitimi spor yüksek okulu zanneder. olduğu bi voleybol oynat karpuz gibi bi top atalım basket potasının içine bu işte. ne manyakmışsınız kardeşim ya. sizi neyle besliyolar o beden eğitimi bölümünde anlamıyorum, ne yediriyolar da bir bir ölüyo beyin hücreleriniz. hiçbi derse çalışmadığım kadar evde ters takla atmaya çalıştım günlük. hakkım helal değil o biline.

bu öğrenciler kasadan atlayabildikçe benim pazar gecelerim kabus gibi geçmeye başaldı günlük. beden dersi pazartesiydi, ben pazar gecesi mide bulantısından mide bulatısına koşuyodum ve hakkaten çok yoğun yaşıyordum bunu. ay heyecanlandım midem bulanıyo değil de ölüyom anam yardım edin bulantısıydı. öyleki bir gece annemler acile götürdü beni.. tahlil tetkik filan derken, paçaları kıvrık dini bütün bi doktor amca herşeyi normal dedi. yeni okula filan mı başladı? annemler evet deyince dini bütün amca beni bir psikologa götürmeleri gerektiğini söyledi. o dönemin gözde bilimi psikoloji olmadığı için tabiki kulak arkası ettik el birliğiyle doktor işini. babam gidip bedenci ayı teyzeyle konuştu. teyze amanında ne çok üzüldüm halbuki ben onları çok seviyorum tamam bi daha olmaz filan gibi şeyler söylemiş. ne olmaz lan ne olmaz sen zaten ne yapabilicen kuş gagası kadar beyninle. üç bedenci değişti benim kaygılarım geçmedi senle ne alakası var gerizekalı. başka bi süreç bu.. geçen okulun internet sitesine bakarken öğretmenlerin toplu fotoğrafında aynı kadını yine gördüm. otuz kişi var otuzu da değişmiş, sevdiğim tanıdığım kimse kalmamış ama bu karşımda sırıtıyo. nasıl çaktıysa kendini artık o liseye bilmem. yıllarca beden dersinden önceki gece hafakanlar bastı beni. hatta bir hafakanımda ablam radyo eşliğinde ders çalıştığı ve radyoda ebabil bir kuştur şarkısı çaldığı için hala şarkıyı duyunca karnıma ağrı girer. dürzüler.. 6 yıl süren bu eziyetten son sene öss sayesinde kurtulduk. ara ara işe giderken otobüste okula eşofmanlarıyla giden çocukları görüyorum. belli ki ilk dersleri beden. ehhhhtrabeheyyyy diyorum içimden anca geçiyo o zaman.

hiçbir mantığı olmayan, sırf hayata eziyet katmak için yapılan dersler olduğunu, hocalar olduğunu, arkadaşlar olduğunu, insan taklidi yapan tipler olduğunu düşünüyorum hayatta. şimdi de öyle bir süreçten geçiyorum sanırım. hayatım giderek beden derslerine benzemeye başladı. okulda bana taktığını açık açık belli eden bir hoca var. hayatı boyunca hiç bir hoca tarafından 'takılmamış' ben hayretler içinde izlemekteyim. öyle ki bölüm başkanı köşeye çekip takıcak haa diye bile uyardı. akademia nasıl bir şekil şemal içinde diye dumurdan dumura koşarken bi de bu çıktı. 30uma geldim, yarın yiyeceğim azarın dozunu ne tepki vereceğimi vs. düşünüyorum. biri bu ülkede bilim mi yapılıyo dedi? bilim değil o ciğerim. bilim değil o. o ne bilmem ama bildiğim tek bir şey var, bu gece karnım ağrımayacak.



16 Nisan 2010 Cuma

ebeveynlik, bal ve dehlül



dün aşk ı memnudaki son sahneye bayıldım. bihtoş ilk defa güzel rol yaptı sanırım. anneyle ilk yakınlaşması mı ne? "bal" gibi. aşk ı memnuyla bal ı aynı satır içinde kim yazabilir? tabii ki bihterin kovduğu hizmetçi evden ayrılırken ağlayan annemin kızı: ben.. diziye ve bihtere uyuz olanlara uyuzdum zaten. hırsızın, dehlülün hiç mi suçu yok anasınısatiim demek istiyodum ki dün bihtoş son 3 dakkada cevabı verdi. behey dehlül, sana ve içinde yaşadığım bu ataerkilliğe tükürük saçmak istiyorum. aslında cümlenin gidişatından küfretceemi sandın di mi günlük? ama yanıldın, başka zaman ederim. şimdi ne perhiz ne lahana ne cinsiyetçi bi küfür dedirtmem. bal ne alaka ki diyene de şunu demek isterim. abicim semih kaplanoğlu freud un anasını ağlatmış. o nasıl güzel ve özel bir ilişkidir babayla oğul arasındaki.. anneye o mesafe, babanın olgunluğu, çocuğun acısı.. ebeveyn sevgisi insanı insan yapıyo azizim bunu bilir bunu söylerim. gerçi babam bana küs bi haftadır ama.. neyse..







semih kaplanoğlu söyleşide psikolojinin insanın duygusal süreçlerini, duygularını açıklayabilen bi ilim olabildiğine, yeterli olduğuna inanmıyorum dedi. ben de inanmıyorum günlük. sanıyorum en güzel sinema açıklamakta onu. o da bilim değil. bizim sinemacı çucuklar beğenmemiş pek ama bal en özel filmlerim köşesindeki yerini aldı bile. benim çocukluğumun en güzel kısımları gibi.. allah aristotelesten, katharsisten razı olsun. çocuklara acı yaşatacak kadar da insafsız olmasın..

31 Mart 2010 Çarşamba

gazmanlar



sevgili günlük


sinirden çatlayazaam. sabahtan beri göt'le aynı sınavlara giriyorum ve onun gestapoluk tiyatro oyununu izliyorum. (götten bahsederken ayrıma işareti koymama dikkatini çekeyim sevgili günlük, o bir insan, bir cisim, su birikintisi) sınava çoban gibi elini kolunu sallaya sallaya, kağıtsız kalemsiz geldiği yetmiyo gibi bi de artizlik yapıp duruyo anasını satıyım. hayır giymiş gelmişsin baklavalı şeker pembesi triko kazak. yeminle annesinin gibi duruyo ne sallıycak öğrenci senin hükmünü otoriteni gavat! sinirlendim yeminlen. demin de sınavda dört gözetmen bir de hocayız. sınav test olacak, geçtim a'lı b'li olmasını hoca optik form bile getirmemiş arkaya küçük kutucuklar yapmış herkes dana gözü gibi orayı işaretliyo. millet birbirine bakmasa gerizekalı derler, ben olsam önümdekinin aynısını kopyalardım, bakmasan ayıp. ama tabi durumdan vaizfe çıkarmayı pek seven kraldan çok kralcı götümüz o kılkuyruk tipiyle geçti en arkaya, bana uzaktan el kol işareti yapıyo. 'ne var' dedim ben de, ne anlıycam senin söylediğini mal. meğersem ikimizin arasındaki bi öğrenci yanındakine bakıyomuş da, paşam onu görmüş gelmiş çocuğa hör hörlüyo. bi deee bana uzaktan el kolla işaret ediyo, sen kimsin mal! sen ordan uzağa bakcaana yanındakileri görsene millet süzdü sınavın aynısını kendi kağıdına. bi de bunun başka bi kankası var, bunlarla son girdiğim sınavda meğer iki çocuk kopya çekiyolarmış, bunun kankası bi bağırmaya başladı 'tut tut tut' diye sınıfta, bi yandan da çocuğu işaret ediyo. noluyonuz ha noluyonuz? allahımm bu insanlar hoca olacak... şahsen gıkım da çıkmadı valla bu sınavda, bi kaç gündür okul karışık ve bu karışımın gestapo cenahından olduu için hoca, değil kılımı kıpırdatmak... vallahi de cümleyi bağlayamadım. zaten zabahınan sinirim azıyo bu manyak herifi gördükçe... baklavalı şeker pembe kazak ne yaaa. ühühüühüh....



sabah da belediye otobisinde oturmuş yeni aldığım cep telefonundan ilk heves mp3 dinlerken(öncekini tuvalete düşürdüm geçen hafta, nütfen kimse bu konu hakkında yorum yapmasın, içinden bile, nütfen) ozu aramaya başladı. iç sesim hemencek didi meşgule al kulaklığı çıkar arayıp konuş. meşgule aldım kulaklığı çıkarınca anam telefon otobüsün içinde bam bam radyo gibi ötmeye bi başladı. cırıl bir kadın sesi send mi e postkard daarrrrrling send mi e postkar naowwww dı dı dı diye... tuşlara basıyom basıyom kapanmıyo, otobüsteki herkes sabah mahmurluğundan uyandı bana bakıyo, yanımdaki kız bile döndü baktı ki zöm zöm dışarı taşan kulaklık sesini ben kendim müzik dinler halimde duyuyodum. en son kulaklığı geri telefonun dötüne sokmayı akıl ettim de sustu. bu da böyle bi anımdır...

19 Mart 2010 Cuma

bira bira dalgalandı dünyaaa



dün derste sunumlarını yaptıktan sonra gelip yanıma oturan öğrenciler ders bitişinde bira? diye sordular birbirlerine. bira derken? (bu benim sorum).

yıllar önce ankaradayken ben;
dersten sonra şehre inerdik. dünkü öğrenciler gibi. bir nevi ödül. ileride günlerin güzel olacağına dair umut. öğrencilerden birinin "ay hocam herkes sosyal sorumluluk modunda, ne öyle vıcık vıcık" deyişi gibi, hiçbir şey üretmeden eleştirebileceğin yegane zaman aralığı. sahi yıllar önce dersten sonra şehre iner bira yudumlardık keyifli sohbetler eşliğinde. rembetiko vardı, cıvık birasının içine tüy diktiği için oturacak yer olmasa bile önündeki merdivene sıralanır elde 50lik orada yudumlardık. güneşli güneşli ama serin.

onlar bira içmeye gittiler, ben eve. össye girecek bir öğrencinin ders programı şeklinde özetlenebilecek bir hayatım, bu hayata bir türlü sığdıramadığım için bitmeyen bir tezim, götümü döndüremediğim bir odam, her sabah işe gelirken bindiğim 19 numaram, ve yine her sabah çantamdan kağıt havluya sarılı çıkan kepek ekmekli tostum var şu anda hayatımda. zor yetiştiğim 9.15 dersleri, gerizekalı seçme sınavı (gss) ve şımarık seçme sınavı (şss) nın ortaklaşa karar verip buraya gönderdiği öğrenciler, sürekli içip midemi ağrıttığım acı çay ocağı çayları, eve dönerken bindiğim 5 numaram, apartmanlarını ezberlediğim dönüş yolum ve hiçbir şey vaad etmeyen hayatım var. sadece dersten/işten sonra bira içebileceğim arkadaşım yok. işte böyle...


hamiş: blogumun ilk yazısı biraya kısmetmiş. bir blogum vardı elbet ama ifşa oldum/mal gibi kendim de ettim aslında ve kodamanları belli ettim beni işten edecekler korkusuyla kapadım orayı. hem korkak hem arsızım..

bıtırak diye babam der. hem diken demek (diken gibi saçlarım olduğu hem de diken gibi bir dilim olduğunu iddia ettikleri için) hem de koyunların/kuzuların toto civarlarına yapışan kaka parçalarının kurumuş hali demek bizim oralarda. yani sanırım. kuzu boku anlamına geliyo yani bu blog..